KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 30-04-2021 12:00   Güncelleme : 30-04-2021 12:00

Oruç takvaya götürmelidir

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Güler: “Oruç takvaya götürmelidir

Oruç takvaya götürmelidir

Milli Gazeteden Nedim Odabaşın haberine göre: Doğrusu bireysel ve toplumsal ahlakın inşasında bir mektep olarak Ramazan ayı, kemale erdiren; kendini beğenme, kibir, riyakârlık, yalan, dedikodu, iftira gibi çirkin huylardan uzaklaştırıp tevazu ve samimiyet kazandıran, düşünme ve kendini sorgulama fırsatı verip tövbe, istiğfar, af ve mağfirete zemin hazırlayan bir rahmet iklimi olarak değerlendirilmelidir.

Hatta bu mektepten mezun olan her Müslüman, Ramazan ayının kazandırdığı arınmışlığı, iyilik ve takvayı yılın diğer aylarına taşıyıp yaşama kararlılığı göstermelidir. İşte bu bilinç hali ve değerlendirme konusunda zayıf not alıp sınıfta kalan insan Ramazan mektebinden mezun olamadığından acınacak haldedir. Böyle bir insan, Rasûl-i Ekrem’in, “Nice oruç tutan var ki, orucundan kendisine kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice geceleri kalkan var ki; ondan kalan sadece uykusuzluktur!” hadisindeki serzenişi de hak etmiş olur.


Resulullah Efendimiz’in hadis ve sünnetinin İslam dinindeki yeri ve öneminden bahseder misiniz?

Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihî nestaîn. Efendim, hadis denildiğinde Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları, yani sözleri ve açıklamaları kastedilir. Hadisler, Rasûl-i Ekrem’in sünnetinin bize ulaşmasını sağlayan birer nakil vasıtaları durumundadır. Sünnet ise hadislerde ifadesini bulan Muhammedî yol haritası, onun fiil, tutum ve davranışları, tabiat haline getirdiği alışkanlıkları, hali, duruşu ve onun hayat tarzı demektir. Sünnet kelimesinde sözlük olarak, “yol, çığır, tavır, davranış biçimi, hayat tarzı, gidişat, hal, âdet ve uygulama” gibi mânalar var. Hadis ilminde bir terim olarak ise şöyle tarif edilir: “Sünnet, dinde ittiba edilen meşru yol ve ortaya konulan nebevî yöntemdir”. Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği “Kim benim sünnetimden yani, dinde izlediğim yol ve hayat tarzımdan yüz çevirirse benden değildir” hadisindeki sünnet işte bu anlama gelir. Nitekim bu noktanın farkında olan Mehmed Âkif, hadiste geçen nikâh kelimesini göz önünde bulundurarak şöyle terennüm eder: “Öyle sünnet denemez her zaman, evlenmek için / Vakt olur, sünneti geç, vâcib olur erkek için; Vakt olur, sünnet olur… Söylediğim çıktı, tamam! / Vakt olur, bir de bakarsın ki, olur böyle: Haram”.


 
“SÜNNET, YÜCE KİTAB’IMIZDAN SONRA DİNİMİZ İÇİN TEMEL KAYNAKTIR”
Esasen, hadis âlimlerinin öne çıkardıkları bu tarif, edille-i şeriyye listesinde yer alan “sünnet”in tarifidir. Zira sünnet, Kitap’tan sonra dinimiz için temel bir kaynak teşkil eder. Bu manada şer’î bir delil (hüccet) olarak “sünnet”, ilmihal ve fıkıh kitaplarımızda kullanılan “sünnet” teriminden farklıdır. Zira fıkıh âlimlerimizin kullandıkları mânada yani, ahkâm-ı şer’iyye listesinde geçen “sünnet”, farz ve vacip olmaksızın tatbik edilmesi sevap olan amelî hüküm (müstehap, mendup) demektir, abdestin, namazın sünnetleri gibi. Demek oluyor ki, hadis âlimlerinin yaptıkları tarife göre “sünnet”, farz veya vâcibin mukabili değil, belki farz, vacip, sünnet, mubah, mekruh, haram gibi ahkâm-ı şer’iyyenin sâbit olduğu dinî bir delil, şer’î bir kaynaktır. Şüphesiz terimler tartışılmaz, bunlara ancak saygı duyulur.

Hadis ilmi, tefsir, fıkıh, siyer-tarih, akâid-kelâm, ahlâk-tasavvuf gibi gibi diğer ilim dalları için esaslı bir kaynaktır. Bu sebeple ilk üç hayırlı nesil olan sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiînin, hadis sünnet ve hadisleri muhafaza konusunda emsalsiz bir gayret sarf ederek, bu nebevî mirasın sonraki nesillere intikalinde görev ve sorumluluklarını tam olarak yerine getirdiklerine şahit oluyoruz. Ayrıca hadis ilimleri alanında, asırlar boyunca en kapsamlı telif çalışmaları yapıldığını görüyoruz. Nitekim bizzat tarafımızca yapılan “İlk Yedi Asırda Hadis İlimleri Literatürü” adlı bir kitap çalışması, bu gerçeği bize göstermiş bulunuyor. 1988’de başlanan, 2002’de güncellenen ve “kıssatün lâ tentehî” deyimini hatırlatacak kadar basımı gecikmiş bulunan bu Hadis Kitabiyatı çalışması, 2021 yılı itibarıyla son şekli verilip -inşaallah- neşredilir. Tekrar bir cümle ile belirtelim ki; yüce dinimizin temel kaynağı olan Kur’an, hemen onun yanı başında ve onu takip eden “sünnet” olmadan anlaşılamaz.

“SÜNNETSİZ BİR İSLAM ALGISI MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Son yıllarda Peygambersiz yani, sünnet olmaksızın bir İslam algısını yerleştirmeye çalışan ve sadece Kur’an ile yetinen bir güruh türedi. Bu noktada neler söyleyebilirsiniz?


Bu görüş ve iddia sahipleri bir akım olarak tarih boyunca hep var olagelmiştir ki, kesinlikle yanlıştır. Nitekim hicrî ikinci asrın ilk yarısında vefat eden Basralı hadis âlimi Eyyûb es-Sahtiyânî şu uyarıda bulunmak zorunda kalmıştır: “Bir hadis naklettiğin zaman ‘Bırak şunu, bize Kur’an’dan bahset’ diyen kimse bil ki dalalettedir”. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ise ilim meclisinde “bırak şu hadisleri!” diyerek itiraz eden birine “Eğer sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ân’ı anlamazdık!” diye tepki göstermek mecburiyetinde bırakılmıştır. Her şeyden önce sünnetsiz bir İslâm algısı mümkün değildir. Peygambersiz bir İslamî hayat tasavvur edilemez. Bu, delilsiz bir iddiadır. Kadim ulema, delilsiz bir dava için “tahakküm” ve “bâtıl” kelimesini kullanır. Zira Kur’an sünnete, sünnet de Kur’an’a muhtaçtır. Hz. Peygamber’i ve onun sünnetini göz ardı ederek Kur’an’ı hayata geçirmek ve İslâmiyet’i yaşamak nasıl mümkün olabilir? Aslında Kur’an ile yetinme iddiası, yaşayan Kur’an demek olan Hz. Peygamber’in hikmet pınarından, onun usul, âdap ve ahlâkından nasipsiz kalmak demektir.

“KUR’AN İLE SÜNNET ARASINDA DOĞRUDAN MÜNASEBET VAR”
O halde Kur’an ile sünnet arasında sıkı bir münasebetin bulunduğu anlaşılıyor. Bu noktayı açabilir miyiz?

Hakikaten, Kur’an ile sünnet arasında doğrudan bir münasebet var. Sünnetin Kur’an karşısındaki konumu şu şekilde belirlenmiştir: Teyid, tebyin, teşri, tatbik. Bu konum, kısaca şöyle açıklanabilir:

a) Teyid: Sünnet, Kur’an’ın getirdiği hakikat ve hikmetlere destek verip vurgular.

b)Tebyin: Sünnet, Kur’an’da açıklaması yapılmamış mücmel konuları açıklar.

c) Teşri: Sünnet, Kur’an’da hükmü bulunmayan, yani onun herhangi bir uygulama veya düzenleme getirmediği bir konuda hüküm koyar. Mesela alkollü içki kullanana verilecek cezayı bizzat sünnet ortaya koyar. Bu mevzu Kur’an’da yoktur. Esasen Rasûl-i Ekrem’in teşrî, yani helâl ve haram kılma yetkisi konusunda şu âyet-i kerîme gayet açıktır: “(...) O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten nehyeder. Onlara iyi ve temiz olan şeyleri helâl, kötü ve pis olan şeyleri de haram kılar.” (A’râf, 7/157) Görüldüğü gibi, bu âyette geçen fiillerin fâili (öznesi) bizzat Rasûl-i Ekrem’dir.

d) Tatbik: Güzel bir örnek (üsve-i hasene) ve etrafını aydınlatan bir ışık (sirâc-ı münîr) olarak gönderilen Rahmet Elçisi, Yüce Kur’an’ın bireysel ve toplumsal hayatta nasıl uygulanıp pratiğe geçirilmesi gerektiğini öğretir.

Teşbihte hata yoktur; Yüce Kur’an bir anayasa ise hadis ve sünnet onu açıklayan, yorumlayan ve ek hükümler getirebilen kanun ve yönetmelik maddeleri durumundadır. Bir elçi olarak Rasûlullah (s.a.v), anayasadan haberdar ederek onun tebliğ, talim ve tatbikatını üstlenir. Rasûlullah (s.a.v) bu görev ve sorumluluğu yerine getirirken, bazı maddeleri kendi beyanlarıyla tekit edip perçinler, özellikle mücmel olan yani, açıklamaya ihtiyaç duyulan maddeleri tebyin ve tefsir eder, Yüce Kur’an’ın temas etmediği konularda hükümler koyar, rehber şahsiyetiyle de tatbik ederek insanlara örnek olur. Bişr el-Hâfi, “İslâm sünnettir, sünnet de İslâm (es-Sünnetü hiye el-İslâm ve’l-İslâmu huve es-sünne)” derken de maksadı bu olmalıdır. Hicri 227 tarihinde vefat eden Bişr el-Hâfi, Ahmed b. Hanbel’in sevdiği ve Hatîb Bağdâdî’nin hac esnasında zemzem yudumlarken vefat ettiğinde yanına defnedilebilmek için dua ettiği meşhur bir zâhiddir. Burada bir noktaya daha işaret etmekte fayda var. “O (Peygamber) hevâsından konuşmaz. O (bildirdikleri), vahyedilen bir vahiyden başkası değildir” (Necm 53/3-4) âyetinde geçen vahyin, Kur’an vahyi olduğu bilinir. Ancak Endülüs ulemâsından eş-Şâtıbî, bu âyet-i kerimede geçen vahiy kavramının, Kur’an ve sünnetin her ikisini içine alacak şekilde şerîat mânasında kullanıldığını söyler. Ayrıca onun, El-Muvâfakât adlı eserinde yer alan şu tesbiti de önem arz eder: “Hadis, ya Allah’tan gelen sırf bir vahiydir ya da kitap veya sünnetten sahih bir vahye dayanan, Resul’den (s.a.v) sadır olan muteber bir ictihaddır”.

“PEYGAMBERLERİN ÖZELLİKLERİNDEN BİRİSİ FETANETTİR”
Bilindiği üzere, peygamberlere has ortak özelliklerden birisi fetânettir. Bilgi kaynağı olarak Kur’an vahyi yanında Peygamber Efendimiz’in fetâneti, nübüvvet nuru ile aydınlanmış akıl diye nitelenebilir. Başka bir tabir tabirle bu “nebevî akıl melekesi” demektir ki, bu melekeden “hikmet” sadır olur. Tahrîm Sûresi’nin ilk âyetlerinde beyan buyurulur: Rasûl-i Ekrem’in eşlerinden birine verdiği bir sırrı eşinin saklamayıp diğer bir eşine haber vermesi üzerine bunu Allah Teâlâ Peygamber’ine bildirdi. Bunun üzerine sır veren eşinin hayret ederek, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sorduğunda Rasûl-i Ekrem’in “Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi” (Tahrîm, 66/1-4) diye cevap vermesi, Kur’an dışında bir çeşit vahiy yolu olduğunu ifade eder. Ayrıca Rasûl-i Ekrem’in beşerî, şahsî ve özel tecrübelere sahip olduğu da bilinen bir husustur.

Yaşadığımız topraklarda üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarına dair neler söylenebilir?

İslam coğrafyasında “Allah’ım Recep ve Şaban aylarını bizim için bereketli eyle ve bizi Ramazan ayına kavuştur (Allâhümme bârik lenâ fî receb ve şa’bân ve belliğnâ ramazân)” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 259) diye bilinen yaygın bir dua cümlesi vardır. Bu dua ve niyazda müminlerin gerek kendileri gerek mensubu olduğu millet ve ümmeti için Cenâb-ı Hak’tan talep ettikleri bereket dikkatleri çeker. Bereket, maddeten ve manen zenginlik, bolluk, inkişaf, nema, lütuf ve ihsan demektir.

Bilindiği gibi, saygı gösterilmesi gereken dört haram aydan biri Recep ayıdır. Diğer üçü Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Recep ayının ilk cuma gecesi Regaib Kandili olarak bilinir. Bu ayın 27. gecesi ise Mi’rac Gecesi olarak kutlanır. Bu gece Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesini veren bir hadis mevcuttur (bkz. Müslim, İmân, 279; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 422).

Şa’ban ayının ortasında ise Berat Gecesi vardır. Faziletine dair bazı rivayetleri dikkate alarak bu geceyi namaz kılmak, Kur’an okumak, dua ve niyazda bulunmak suretiyle geçirmenin sevaba vesile olacağını belirten pek çok âlim vardır. Ancak Berat Gecesi’nde, her rek’atında Fâtiha’dan sonra on bir İhlâs okunmak suretiyle kılınacak yüz rek’at veya her rek’atında Fâtiha’dan sonra yüz İhlâs okunan on rek’at namazın çok sevap olduğuna dair rivayet, başta Zeynüddîn Irâkî, İmam Nevevî ve Abdülhay Leknevî olmak üzere hadis âlimleri tarafından asılsız (mevzu) ve bidat olarak değerlendirilir.

“KUR’AN AYI RAMAZAN ZİRVE DEMEKTİR”
Rahmet, mağfiret, bereket ve hikmet mevsimi açısından bakıldığında, Recep ve Şaban ayları bir “girizgâh” ise “bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi’ni taşıyan Kur’an ayı Ramazan ise “zirve” demektir. Nitekim Sahîh-i Buhârî’de, Ramazan ayını karşılamak üzere, Rasûl-i Ekrem’in Şaban ayında daha çok namaz kılıp oruç tuttuğu zikredilir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de sadece Ramazan ayının adı geçer: “Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren bir rehber, hidayeti ortaya koyan belgeler ve hak ile batılı ayırt eden ve ettiren bir ölçü olarak Kur’an o ayda indirilmiştir.” (Bakara, 2/185)

Ramazan ayının önemiyle ilgili pek çok hadis-i şerif okuyoruz, duyuyoruz. Bu hadis-i şeriflerden bir kısmını okuyucularımız için hatırlatır mısınız?

“Mübarek bir ay” olarak nitelendirilen Ramazan ayının ve oruç ibadetinin faziletine dair pek çok hadis vardır. Burada birkaç örnek vermek mümkündür:

“Kim faziletine inanarak ve ihlas ile Allah’ın rızasını gözeterek Ramazan orucunu tutar (gündüzlerini değerlendirirse), geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, İmân, 28; Müslim, Sıyâm, 203)

“Kim faziletine inanarak ve ihlas ile sevabını Allah’tan umarak Kadir Gecesi’ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm, 6)

“Kim faziletine inanarak ve ihlas ile Allah’ın rızasını gözeterek Ramazan (gecesini) değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm, 6)

 “Oruç benim içindir, onun karşılığını ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, 2; Müslim, Sıyâm, 30)

“Oruç sabrın yarısıdır.” (Tirmizî, Deavât, 86)

Rasûl-i Ekrem’in Kadir Gecesi’nde tavsiye ettiği dua şudur: “Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet!” (Tirmizî, Daavât, 84; İbn Mâce, Duâ, 5)

“KUR’AN AYI RAMAZAN’I ŞUUR HALİYLE, COŞKU VE HEYECANLA KARŞILAMALIYIZ”
Mü’minler Ramazan ayı için maddeten ve manen (ruhen) nasıl bir hazırlık yapmalı ve nasıl ihya etmelidir?

Her şeyden evvel gündüz ve gecesiyle Ramazan iyi değerlendirilmelidir. Derler ki: “Aile küçük bir devlettir, devlet de büyük bir aile”. Her mümin kendi devlethanesinde Kur’an ayı Ramazan’ı şuur haliyle, coşku ve heyecanla karşılamalı, onun gecesini ve gündüzünü değerlendirme kararlılığı göstererek aile efradına diğer aylardan farklı bir neşe ve huzur kaynağı olmalıdır. Her şeyden önce Müslüman bir aile, “Sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve onu öğretendir” ve “İçinde Kur’an’dan bir şey olmayan kimse, harap eve benzer” hadisinin farkında olmalıdır. Bu konuda, hicri ikinci asırda yaşamış olan Basralı hadis âlimi Abdullah İbn Avn’ın şu sözünden de ibret dersi çıkarılmalıdır: “Üç şey vardır ki, ben onları hem kendim hem de kardeşlerim için istiyorum: Sünneti öğrenmeleri, onu soruşturup mesele edinmeleri, Kur’an’ı anlamaları, onu soruşturup araştırmaları, insanları yalnız hayırla baş başa bırakmaları ve onları hayra davet etmeleri.” Oruç, zekât, hac, kurban gibi ibadetinin temel hedefi takvaya eriştirmektir. Mesela oruç ibadetinin hedefi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “Ey iman edenler! Görev ve sorumluluklarınızın farkına varıp Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183)

“KUR’AN TİLAVETİ AHLÂKÎ-RUHÂNÎ GELİŞİM SAĞLAR”
Bu âyet-i kerimede geçen “takva”, görev ve sorumluluk bilincini ve duygusunu elde etmek, hesap günü kulu zor durumda bırakacak ve mahcup edecek her türlü gelişmeden uzak durmak demektir. Tefsir âlimi Beyzâvî, müttakiyi tarif ederken “Âhirette (mahkeme-i kübrâda) kendisine zarar verecek şeylerden dünya hayatında iken kendini koruyan ve kollayan kimsedir” der. Bu demektir ki, hesap günü mümin Allah’ın huzuruna savunulabilir bir amel defteri ile çıkmalı, savunmasını yapamayacağı tutum ve davranışlarla huzura gelmemelidir. İşte bu hassasiyeti sebebiyle Müslüman, oruç ayında bedenen, ruhen ve zihnen sıhhat bulur; ibadet yoğun bir hayat yaşar, malî bir yükümlülük olan zekât ve fıtır sadakasını muhtaçlara vermekle mutluluk duyar, Kur’an tilaveti ve itikâf sayesinde tefekküre daldığından ahlâkî-ruhânî gelişim sağlar. Çünkü İblis’in ifsad ve iğvâ görevi, görünen ve görünmeyen şer odaklarının bu ayda asgari seviyede seyreder. Görünen ve görünmeyen şeytanî güç ve odakların zarar ve tahribatında oldukça azalma görülür. Nitekim Rasûl-i Ekrem, Ramazan ayı girdiğinde cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığını ve şeytanların bağlandığını haber verirdi. (bkz. Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyâm, 1, 2) Ayrıca Rasûl-i Ekrem, bizzat kılarak ümmeti için teravih namazının sünnet olduğunu söylerdi. (bkz. Buhârî, Ṣalâtü’t-terâvîḥ, 1; Müslim, Müsâfirîn, 173-178) Ramazan ayının son on günü girdiğinde de geceleri ihya edip aile efradını uyandırdığını ve kendisini tamamen ibadete verip eşleriyle ilişkisini kestiğini bildirirdi. (bkz. Buhârî, Leyletü’l-Kadr, 5; Müslim, İ’tikâf, 7, 8)

“KUR’AN OKUNAN TOPLULUK ÜZERİNE SEKİNET İNER”
Kur’an ayı olan Ramazan’da Cebrail (as) ile Resulullah (sav) arasında karşılıklı Kur’an okuma geleneği olan mukabelenin önemi nedir?

Mukabele, “Üç aylarda ve bilhassa Ramazanlarda cami, mescid ve evlerde daha çok sabah, öğle, ikindi namazları öncesinde hâfızlar tarafından okunan Kur’an’ı takip etmek suretiyle hatim indirme” adını alan bir gelenektir. Bu güzel gelenek, Ramazan aylarında Hz. Peygamber’in her gece Cebrâil ile o ana kadar nâzil olan Kur’an’ı karşılıklı okuyup (mukabele etmek) kontrol etmeleri uygulamasına (arza sünnetine) dayanır. Nitekim Abdullah b. Abbâs (r.a) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.v) insanların eli en açık olanı idi. O, Ramazan ayında Cebrâil ile buluştuğunda daha cömert olurdu. O, Ramazan’ın her gecesinde Cebrâil ile buluşup karşılıklı olarak Kur’an’ı okurdu. Hayır konusunda Rasûlullah (s.a.v), sürekli esen ve yağmur yüklü bulutları taşıyan rüzgârdan kesinlikle daha cömerttir.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 5; Müslim, Fezâil, 50) Rasûl-i Ekrem’in vefatından önceki son Ramazan’da "arza-i ahîre” diye anılan mukabelenin (Kureyş lehçesiyle) iki defa gerçekleştiği sabittir (Buhârî, Bedʾü’l-vaḥy, 5). İmam Nevevî, bazı sahâbîlerin Ramazan ayı gelince aile fertlerini toplayarak onlara mukabele okuduğunu nakleder. Mukabele konusuna açıklık getiren bir hadis-i şerif de şudur: “Allah’ın evlerinden bir evde, Kitâbullah’ı okuyan ve kendi aralarında onu araştırıp öğrenen bir topluluk üzerine sekînet iner, onları ilâhî rahmet bürür, etrafını melekler sarar ve Allah onları huzurunda bulunanlara anar.” (Müslim, Zikir, 38; Ebû Dâvud, Vitir, 14; Tirmizî, Kırâât, 10) Hadis metninde geçen “Allah’ın evlerinden bir ev (beyt min büyûtillâh)” ifadesinin, mukabele okumak için cami ve mescid yanında, mesken, mektep, medrese ve dergâh gibi mekânları kapsadığı belirtilir.

Son olarak “Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyenin burnu sürtülsün” buyuran Resulullah Efendimiz’in bu hadis-i şerifini açıklar mısınız?

“Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan bir insanın burnu sürtülsün” mealindeki hadis, Sünen-i Tirmizî’de mevcuttur. Doğrusu bireysel ve toplumsal ahlakın inşasında bir mektep olarak Ramazan ayı, kemale erdiren; kendini beğenme, kibir, riyakârlık, yalan, dedikodu, iftira gibi çirkin huylardan uzaklaştırıp tevazu ve samimiyet kazandıran, düşünme ve kendini sorgulama fırsatı verip tövbe, istiğfar, af ve mağfirete zemin hazırlayan bir rahmet iklimi olarak değerlendirilmelidir. Hatta bu mektepten mezun olan her Müslüman, Ramazan ayının kazandırdığı arınmışlığı, iyilik ve takvayı yılın diğer aylarına taşıyıp yaşama kararlılığı göstermelidir. İşte bu bilinç hali ve değerlendirme konusunda zayıf not alıp sınıfta kalan insan Ramazan mektebinden mezun olamadığından acınacak haldedir. Böyle bir insan, Rasûl-i Ekrem’in, “Nice oruç tutan var ki, orucundan kendisine kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice geceleri kalkan var ki, ondan kalan sadece uykusuzluktur!” hadisindeki serzenişi de hak etmiş olur. Ayrıca bu konuda Hz. Ömer’in, “Öyle bir kişinin namazı ve orucu sizi aldatmasın ki, konuştuğunda yalan söyler ve kendisine güven duyulduğunda hıyanet eder” anlamındaki sözü de hatırlanmalıdır. Demek oluyor ki, iş ve ticaret hayatında dürüst olmadığından güven vermeyen bir insan, namaz ve oruç ibadetinin hakkını verememiş, semeresini görememiş, feyiz ve bereketinden istifade edememiştir. Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Kaynak Milligazete.com.tr