GÜNCEL
Giriş Tarihi : 16-03-2021 22:42   Güncelleme : 16-03-2021 22:42

İslam’da İftiranın Hükmü Nedir?

En büyük iftiralar nelerdir? İftirayı duyan ne yapmalıdır? İftiraya uğrayan ne yapmalıdır? İslam’da iftira atmanın ve iftiraya uğramanın hükmü.

İslam’da İftiranın Hükmü Nedir?

Yok kardeşim! Öyle bir dünya yok! Hem freni kopmuş dilinle ileri-geri konuşacak, bilir-bilmez hükümler verip temiz suyu bulandırmaya, kafa karıştırmaya, îtibar doğramaya kalkacaksın, hem de Cennet umacaksın, yok! Hem algılayışın problemli, bilgi kaynakların arızalı, niyetin çürük olacak; hem güyâ iyilik kılıfıyla doğruyu eğri, hakkı bâtıl gösterip bunu da mârifet sayacaksın, yok! Hem iç yüzünü bilmediğin gibi hakikatini araştırma gereği de duymadığın mevzû hakkında lâf taşıyacaksın, hem de saygınlık hayalleri kuracaksın, yok!

Gerçi, benim böyle “Yok, yok!” dediğime bakma! İnsanlık tarihinin başladığı zamanlardan beri, iftira edilenler de iftiraya mâruz kalanlar da hep var olmuştur. Evvelâ peygamberler, sonra ashâb-ı kirâm, sonra veliyyullah ve en son da hayra meyyâl herkes, bu imtihanla sınanmıştır.

İnsan; şüpheci, aceleci, hasetçi ya da ahmak tarafı devreye girdiği, bütün bunların üstüne dikkatsizlik gibi fenâ bir husûsiyet ve birilerine yaranmak arzusu gibi fecî bir tıynet eklendiği vakit, iftira etmek fiiline balıklama atlayabilir. Daha vahimi, bu aşağılık fiile düşenin “Müslümanım!” demesidir. İnsan hem Hakk’a inandığını söyler, hem de O’nun yasakladığı bir işi yapar mı? Yapar. Bu tipleri Allah şöyle îkâz eder:

“Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, işlemedikleri bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (el-Ahzâb, 58)

“Siz bu iftirâ etme işinin önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki o, Allah katında çok büyük bir suçtur.” (en-Nûr, 15)

EN BÜYÜK İFTİRALAR
Anlamayan kalmasın, vaziyetin ne kadar fenâ olduğu anlaşılsın, inanan hiç kimse böyle büyük bir günaha girip dünyada ve âhirette rezil olmasın diye, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de mevzuyu ayrıca izah eder:

“Gıybet, din kardeşini, hoşlanmadığı bir şeyle anmandır. Eğer söylediğin şey onda varsa, gıybet ettin; yoksa iftirâ ettin demektir.” (Müslim, Birr, 70)

“En büyük iftiralar, bir kimsenin babasından başkasına nesep iddiâsında bulunması, görmediği rüyayı gördüğünü iddia etmesi ve Rasûlullah -aleyhisselâm-’ın söylemediği bir sözü O’na nisbet etmesidir.” (Buhârî, Menâkıb, 5)

“Helâk edici yedi şeyden kaçının. Bunlar; Allâh’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allâh’ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnâd etmektir.” (Müslim, Îman, 145)

Peki, bunca îkaza rağmen insan neden böyle acıklı bir hatâya düşer? Hangi hırsla kör olur da görmez? Hangi hâli sebebiyle Allah ondan akıllı aklı alır? Acep, namazında mı bir maraz vardır? Yoksa sevdiği kimseler mi hastadır? Yediği lokma mı haramdır? Baktığı ayna mı paslı ve yalandır? Her kişinin kendini ciddî bir muhasebeden geçirmesi ve er kişinin, kesinlikle iftira uçurumuna düşmemesi gerekir.

Peki, düşerse ne olur? Ne olacak? Güne, Güneş’e zevâl gelmez. “Kar”a, kara çalınmaz. Müfterî, kendi îtibârını kaybettiğiyle kalır.

Yine de nice hikmetle, iftira eden de edilen de olur. Samimî bir müslüman için hakkında ortaya atılan iftira, yakıcı bir terfî-i derecât ve berâattir. O, eden için zevâl ve zillet, edilen için kemâl ve izzettir. İnanmışların îmânını güçlendirecek, şüphe edenleri civardan temizleyecek mükemmel bir elektir.

Allah -azze ve celle- buyurur:

“O iftirâyı atanlar, içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, aksine bu sizin için hayırlıdır. Onların her biri, işlediği günâhı yüklenecektir. İçlerinden günâhın büyüğünü üstlenen için büyük azap vardır.” (en-Nûr, 11)

EN AĞIR GÜNAH
Kul hakkı en ağır günah yüklerinden biriyken, bu tipler bazen yüzlerce kişiye, kendi uydurdukları bir zırva ile imtihan vesîlesi olurlar. Bu yalancı kuşlar, kendi lehlerine olmak üzere, bulunup yolunmalı ve bir daha saçma sapan haberler getirerek kimsenin kalbini meşgul, vaktini de ziyan edemeyeceğini anlamalıdır!

İftirayı Duyan Ne Yapmalıdır?
“O kulağınıza geldiğinde, «Bunu konuşmak bize yakışmaz, fesübhânallah, bu apaçık bir iftiradır.» demeniz gerekmez miydi?” (en-Nûr, 16)

İftiraya Uğrayan Ne Yapmalıdır?
“Sizden biri, Ebû Damdam gibi olmaktan âciz midir? O, sizden evvelki kavimlerden birine mensup biriydi. «Bana hakaret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helâl ediyorum!» derdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4887)

Müfterî, zaten işlediği ağır günah sebebiyle yeterince belâ yüklendiğinden, ona artı bir bedduâ etmek gereksizdir. En güzeli, iftira pisliğine bulaşmış olan bu kimseler için, “Allah akıl, fikir, tevbe ve hidâyet versin de temizlenmeden ölmesinler” diye duâ etmek, her birini bu temennîlerle Allâh’a havâle etmektir.

Biri sana, hakkındaki bir iftira sebebiyle suâl ederse de ki:

“-İnsanların bazılarının, fesat ve fitne dolu kalpleriyle, iyilikte gördükleri kötülüğü, hiç utanmadan yalan dolana bulayıp aktarmalarıyla ilgili ne söylenebilir ki? Bu insanların, vaziyeti anlamaktan âciz bön bakışları, üstelik içlerindeki o çirkin duyguları gemleyip temizlemek yerine, fitnenin kaynağı olmaları ne kadar da acı...”

 Âh o haddini bilmezler! Âh o cehâletine bakmadan ahkâm kesen, bunu da hüner zanneden, idrâki ve çenesi düşükler! Keşke bunlar, durduğumuz tarafa hiç bakmasa da sâfî niyetlerle yapmaya çalıştığımız işlerimizde bizi rahat bıraksalar. Keşke bazı insanlar, aslını araştırıp soruşturmadan ağır bir iftiranın gönüllü hamalı olmasalar. Heyhât! Bir hayra niyetlendiğinde, evvela nefsi, sonra civarındakilerin nefisleri dikilir insanın karşısına… Ve hep beraber çıkılır genelde hayır çarşısına…

Öyleyse her seferinde îman tazele ve de ki:

“-Ey benim iftiracılarım! Verdiğiniz rahatsızlığın üzüntüsü geçti, kuvveti kaldı. Günahlarımı biraz daha alarak yükümü hafiflettiğiniz, îmânımı kavîleştirdiğiniz ve îmansızları civarımdan süpürüverdiğiniz için şükranlarımı sunarım. Size hediyeler de yollamak isterdim ya, ödlek olduğunuz ve arkadan iş çevirdiğiniz için, kimliğinizi ve adresinizi bilemiyorum. İyi bilin ki, hiçbir hayırlı işimi, iz’andan uzak sû-i zanlarınıza kurban vermeyeceğim! Niyetlendiğim hayırları, sâfiyetime îman etmişlerle, en şeffaf şekilde yapmaya devam edeceğim! Bu dünyada, Allâh’a bile iftira eden insan türleri varken, sizler bana iftira etmişsiniz çok mu? Sayenizde artık işlerimi, daha büyük bir şevkle yürüteceğim! Çünkü evvela kendi niyetime, sonra da gizli-saklı her şeyi bilmekte olan Rabbimin keremine güvenmekte, size de içten içe acıyıp gücenmekteyim.”

Hâsıl-ı kelâm;

“Bizi bilen zaten bilir, bilmeyen kendince söyler.

Öyleyse bilene şükran! Bilmeyene Ebû Damdam!” Vesselâm!