KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 24-06-2021 20:03   Güncelleme : 24-06-2021 20:03

Anadolu'nun İslamlaşmasında Etkili Olan Alimler ve Sufiler

Anadolu nasıl İslamlaştı? Anadolu’nun İslamlaşmasında etkili olan alimler ve sufiler kimlerdir? Horasan dervişlerinin Anadolu’nun İslamlaşmasına etkileri.

Anadolu'nun İslamlaşmasında Etkili Olan Alimler ve Sufiler

Orta Asya’da yaşayan Ahmed Yesevî Hazretleri, dervişlerini dünyanın dört bir tarafına İslâm’ı tebliğ vazifesiyle gönderdi.

HORASAN DERVİŞLERİNİN ANADOLU’NUN İSLAMLAŞMASINA ETKİLERİ
Anadolu’ya gelen gerek Yesevî dervişleri, gerekse Hacı Bektâş-ı Velî, Sarı Saltuk, Geyikli Baba ve emsâli birçok Horasan dervişi, halkı irşâd ettiler.

Aynı yoldan yetişen Ahîler, çarşılar ve pazarlar içinde, onların hanımları olan Bâcıyân ise aileler içinde Anadolu’yu mâneviyatla yoğurdular.

Şeyh Edebâlî
Şeyh Edebâlî; ahîlik yolundan yetişmiş, âlim bir sûfî idi ve Osmanlı’nın mânevî kurucusu oldu.

Mevlânâ Hazretleri
Hazret-i Mevlânâ da babasıyla beraber bugünkü Afganistan’da bulunan Belh şehrinden, Anadolu’ya geldi. Karaman, Kayseri ve Konya şehirlerinde gönülleri irşâd etti. Camilerde okutulan Mesnevî, âdetâ tasavvufî bir Kur’ân tefsiri olarak mücerred hakikatleri müşahhas bir şekilde halkın anlayacağı temsil ve hikâyelerle anlattı. Mevlânâ Hazretleri, aynı zamanda halk için bir merhamet ve hidâyet kandiliydi.

Meselâ; Hamama gittiğinde cüzam hastalarının olduğunu görürdü. Herkesin uzak durduğu bu hastaların yanına gider, onlarla aynı havuza girer, gönül alırdı. Bir gün zikir halkasına bir sarhoş girmişti. Müridler onu azarlayıp hattâ derdest edip uzaklaştırmak istediler. Fakat müşfik bir gönle sahip olan Hazret-i Mevlânâ müdâhil oldu ve;

“–O içmiş, siz sarhoşluk ediyorsunuz!” diyerek müridlerine mâni oldu ve o bîçâreyi gönül kanatlarının altına aldı. O kişi de tevbe ve hidâyet içinde yeniden doğdu, dergâhın samimî bir mürîdi oldu.

Tapduk Emre Hazretleri
Tapduk Emre Hazretleri de bir Horasan dervişiydi. Yûnus Emre Hazretleri; Tapduk dergâhına samimiyetle mürîd oldu. O kapıda senelerce dergâha odun getirme vazifesini deruhte etti. Hiç yüksünmeden yaptığı bu hizmette; «Bu dergâha odunun dahî eğrisi giremez!» inceliği içerisinde, kalem gibi odunlar getirirdi.

Yûnus Emre, bir anlık gafletle bir gün oradaki mânevî tekâmülünü kendince az görerek daha çok tekâmül edebileceği bir kapı bulmak için dergâhtan ayrıldı. Sonra o aradığı kapının kendi dergâhı olduğunu anladı ve bin pişman olarak tekrar geri geldi ve başını Tapduk Hazretleri’nin eşiğine koydu. O mânevî eşikte muhtelif ihtilâçlarını aşarak nice imtihanlardan geçti ve nihayet üstâdının; «Bizim Yûnus» diye hüsn-i kabul göstermesiyle, yeniden ebedî vuslat yolculuğuna kaldığı yerden devam etti.

Tezkiye-i nefsi şöyle ifade etmişti:

Tapduk’un tapusunda,

Kul olduk kapısında,

Yûnus miskin, çiğ idik;

Piştik elhamdülillâh.

Bu pişmenin, bu olgunlaşmanın neticesinde; pınarlarla, çeşmelerle, değirmen dolaplarıyla ve sarı çiçeklerle dahî konuşan, onların hâl lisânından nice mânâ devşiren bir gönül rikkatine erişti. Yûnus’un nefesleri; ilâhîler oldu, bütün Anadolu’yu dolaştı, herkesi ilâhî aşkın harcıyla yoğurdu.

Anadolu bir yandan yavaş yavaş Türkmen hicretleriyle müslümanlaşırken, bir yandan da Moğol istîlâsı gibi büyük bir musîbet yaşandı.  Abbâsî ve Selçuklu devletlerini tarihe gömen bu musîbet, dervişlerin sînesinde durdu. Ahî Evran gibi ahîler hiçbir zaman teslim olmadılar.

Moğollar Nasıl Müslüman Oldu?
Muhammed Hamîdullâh’ın tespitiyle, Gazan Han zamanında Moğolların da Müslüman olmasında, yine sûfîlerin tesiri vardı. O belâdan sonra paramparça olan Anadolu’da Osmanlı neşv ü nemâ buldu.

Hazret-i Ali’den beri gelen Ribat ve Fütüvvet rûhuyla; kardeş kavgalarına karışmayıp, gözünü Bizans’a diken bir gazâ aşkı, Osmanlı’da birleşti. O çınar üç kıtaya hâkim bir devlet hâlinde asırlarca İslâm’ın asâlet, adâlet ve zarâfetini temsil etti.

Osmanlı sultanlarından hemen her birinin, hikmet ve firâsetine danıştığı, sohbetinden feyizyâb olduğu Hak dostları, gönül mürşidleri var oldu. Onlar âdetâ Âl-i Osman’ın yanı sıra mânen devam eden bir «Şeyh Edebâlî silsilesi»ydi. Emîr Buhârîler, Hacı Bayrâm-ı Velîler, Akşemseddinler, Nakşibendîler, Geylânîler, Yahya Efendiler, Aziz Mahmud Hüdâyîler ve Şemseddin Sivâsîler, maddî güç ve kuvveti tutan pençelere, mânevî rehberlik ettiler. Kılıcın kuvveti ile duânın himmeti dâimâ ittifak etti, nice zaferlere imza attı.

Diğer taraftan yine Türklerin yaşadığı Buhârâ ve Semerkant taraflarında, tasavvufun çok büyük sîmâları yetişmeye devam etti. Abdülhâlık Gucdüvânî, Emîr Külâl Hazretleri ve daha niceleri...

Talebeleri Anadolu’ya Gelen Hak Dostları
Bunlardan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, muazzam bir gönül terbiyesinde rikkat buldu. Senelerce; sokaktaki yaralı hayvancağızlara ve bakıma muhtaç hastalara hizmet etti. Sokakları süpürdü.

Tevâzuun zirvesindeki hâlini şöyle terennüm ederdi:

Âlem buğday, ben saman;

Âlem yahşi, ben yaman...

Bu mânevî terbiye neticesinde öyle bir gönül kıvâmı elde etti ki, o da geniş coğrafyalarda insanlığı irşâd eden bir Hak dostu oldu. Onun dergâhındaki helâl lokmadan istifâde ve şifâ için âlimler teberrüken yemeğini yemeye gelirlerdi.

Bahâeddin Nakşibend Hazretleri’nin müridleri de Anadolu’ya koştular.

Bir başka kol da İmâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri yoluyla; Hindistan ve Irak’ı dolaşarak yine Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar coğrafyasını feyizli irşad yağmurlarıyla bereketlendirdi.

Balkanlarda İslamiyet’in Yayılması
Anadolu, baştanbaşa bu mâneviyat ve rûhâniyet dokusuyla îmâr edildi. Anadolu’nun gönül harcına dâimâ bu ruhla, samimî gözyaşları ve fedâkârâne alın terleri döküldü. Bu topraktan fışkıran toplum da fedâkâr, gayretli, dürüst, tertemiz bir ideal toplum oldu. Yeni fethedilen yerlere bu tertemiz Anadolu insanı iskân edildi. Oradaki nasipliler, bu tertemiz toplumun şahsiyetine hayran olarak İslâm ile müşerref oldu. Murad Han tarafından Kosova’nın ve Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Bosna’nın fethinden sonra, bu beldelerin İslâm’la müşerref olması gerçekleşti.